OTANT�K TA�

Yaratılışta Zaman ve Altı Gün

V MAKALELER
ZÜHRE YILDIZI
Fiyatı      :      TL
Ürünün Özellikleri
  • BİLGİ

Yaratılışta Zaman ve Altı Gün

Allah-u Teâlâ “yerden sonra semayı yarattı; aralarına bir zaman koymadı; yeri yarattıktan sonra başka hiçbir şeye yönelmeyip doğrudan doğruya semaya yöneldi” demektedir. Bu ayeti kerime Fussilet 9-10. ayet ile tefsir edilmiştir. Hud 7. ayette de olduğu gibi yaratılışın altı günde olduğu belirtilmektedir. Razi 31- altı tavra (altı yaratılış evresine) eşittir demektedir. Bu ayetlerdeki gün kelimesinin bilinen 24 saatlik bir zaman dilimi olan gün olması mümkün değildir. Çünkü gün, güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman birimidir. Gökler ve yer yaratılmadan önce güneş ve ay yoktu. Öyleyse kâinatın yaratıldığı gün bilinen gün değildir. Secde 32/5, Me’âric 70/4, Hac 22/47 ayetlerindeki gün kavramı Allah katındaki günlerin süresinin bizim gün sürelerimizden farklı olduğunu anlatmaktadır.
Kâf 50/38, A’râf 7/54, Yûnus 10/3, Furkân 25/59, Hadid 57/4, Hud 11/7 ve Secde 32/4 ayetlerinde “gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır.” denilmekle muhatapların göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına inandıkları anlaşılmaktadır. Gerçekten de Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Sifrinin 1-2. bablarında Allah’ın Kâinatı altı günde yaratıp yedinci günde dinlendiği ifade edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise yedinci günde dinlendi yerine “arşa oturdu, işi düzenliyor kâinatı yönetiyor” buyrulmaktadır. Tantavi Cevheri de bu altı günün kâinatın oluşum devirleri olduğunu söylemektedir. Gerçekten de güneş sistemindeki gezegenlerin büyüklükleri farklı olduğu gibi dönüş hızları da farklıdır. Dünya günü dünyanın kendi ekseni etrafında bir dönüşünden ibaret bir zaman birimidir. Dünya bu dönüşünü 24 saatte tamamlarken başka gezegenler daha farklı zamanlarda tamamlamaktadır. Mesela Merkür’de bir gün dünya günüyle 176 gün, Venüs’te 243 gündür. Sadece bizim Güneş sistemimizdeki günler böyle farklı olduğuna göre diğer galaksilerdeki günler de bizim sistemimizdeki günlerden daha da farklıdır. İşte Kur’an-ı Kerim’in işaret ettiği günlerin değişkenliği bilimsel bir gerçektir.

Günümüzde evrenin yaratılışı altı aşamada anlatılmaktadır. Müfessirlerimiz tarih boyunca yapmış oldukları yorumlarında Allah’ın izniyle güzel isabette bulunmuşlardır. Bu aşamalar:
İlk aşama (Planck Dönemi): Bu dönem tam olarak açıklanamamaktadır.
İkinci aşama (Kozmik Çorba Dönemi)
Üçüncü aşama (Elektronun Sahnede Olduğu Dönem)
Dördüncü Aşama (Radyasyon Dönemi)
Beşinci Aşama (Maddenin Yaratılışı)
Altıncı Dönem (Yıldızlar ve Galaksiler Dönemi) Ve evrenin yaratılışı ayeti kerimelerin ışığı altında insanoğlunun çalışması ve azmi ile yıllarca sürdürülen ısrarlı laboratuar çalışmalarının sonuçlarında hiçbir şüphe ve tereddüte yer bırakmadan ispatlanmış bir evren yasasıdır. Yaratılışın ilk saniyelerinde nasıl bir madde ve enerji alışverişi sonucunda, önce atom altı parçacıkların, sonra atomların, nihayet elementlerin, moleküllerin, özetle maddenin ve bunun sonucunda da parıldayan yıldızların, dünyaların yaratıldığı tüm bilim dünyasınca kabul edilmiş, destek görmüş bir olaydır ve bunun adına Big Bang denilmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, kâinatın yaratılışını ayetlerde


“O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı halde nasıl bir
çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O her şeyi hakkıyla bilendir.”
“Arş’ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için,
gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur…”
“Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi…”
şeklinde anlatmaktadır.
Bereketzâde İsmail Hakkı Bey’e göre gökler, yer ve bütün kâinat, adına esîr veya sedîm denilen sise benzer bir maddeden yaratılmıştır. O madde tek bir madde iken bölünmüş ve parçalanmış, dolayısıyla kendisinden küre şeklinde cisimler meydana gelmiş veonlardan da diğer küreler oluşmuştur. Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda Kuran’da tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğu bildirilmektedir.
“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Ayetinin Arapça metninde çok önemli bir kelime seçimi yapılmıştır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde “yaradılıştan bitişik ve kaynaşık” anlamındadır. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki “ayırdık” ifadesi ise Arapça fatk fiilidir ki, “bitişik iki şeyi ayırmak” demektir. Bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına de gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir. Ayette göklerle yerin “ratk” durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Yani her şey, bir başka deyişle tüm “gökler ve yer” bir noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu nokta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kısacası “Gökler yani kâinattaki yıldızlar, galaksiler ve güneş manzumesi ve dünya ilk defa tek bir madde halinde bitişik ve kaynaşık bir vaziyette idiler. Daha sonra Allah, bu bitişik ve kaynaşık ilk kâinat maddesini, parçalayarak birbirinden ayırdı.”ve “Kâinattaki bütün galaksileri, yıldızları ve güneş sistemini bu parçalama neticesinde meydana getirdi” demektir. Nitekim büyük Türk müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, ‘Hak Dini Kur’an Dili’ adlı eserinde bu ayeti “Kâinattaki bütün ecrâm yok iken yaratıldılar ve tek bir şey iken çoğaldılar. Başlangıçta duman gibi bir madde iken farklı şekiller alıp değişik kütleler oldular.” şeklinde yorumlamıştır. Fahreddin Razi ise müfessirlerin çeşitli izahlarından bahsederek Hasan el-Basri, Katade, Sa’id b. Cübeyr ve İkrime’nin İbn Abbas’dan rivayet ettiği izahı kabul etmektedir. Bu izahda da ayetin manası “O ikisi birbirine yapışık tek şey idi. Allah onları birbirinden yarıp ayırdı. Göğü yerine kaldırdıve yeri öylece yerine bıraktı.” şeklindedir.
Bilim adamlarının yıllar süren araştırma ve çalışmaları da bu ayetleri doğrular mahiyettedir. İlk önceleri evrenin ezelden beri var olduğunu düşünmek isteyen ateistler hep çalışmalarını bu tez üzerinden sürdürmüşlerdir. Hatta Einstein bile 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmış, ancak bu buluşu “uygunsuz” bularak ortadan kaldırmak için denklemlerine “kozmolojik sabit” adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan bu kozmolojik sabiti “kariyerinin en büyük hatası” olarak tanımlamıştır. Hubble’ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurmuştur. Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde “tek bir nokta” ortaya çıkmaktadır.
Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu “tek nokta”nın, korkunç çekim gücü nedeniyle “sıfır hacme” sahip olacağını göstermiştir. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya ve dolayısıyla da bu teoriye “Big Bang” (Büyük Patlama) ismi verilmiştir. Big Bang’in gösterdiği önemli bir gerçek de sıfır hacim “yokluk” anlamına geldiğine göre, evren “yok” iken “var” hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına gelmekte ve böylece materyalizmin “evren sonsuzdan beri vardır” varsayımını geçersiz kılmaktadır. Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye başlamıştır. Bu teoriyi kimi kabul edip ispatlamaya çalışmış kimi de karşı çıkıp kendi tezini ispatlamaya çalışmıştır.
1948 yılında George Gamow, Georges Lemaitre’in hesaplamalarını geliştirmiş ve Big Bang’e bağlı olarak yeni bir tez ortaya sürmüştür. G. Gamow’un bu hipotezine göre: ‘Önce mekânda gazlardan müteşekkil çok büyük bulutlar vardı. Gaz bulutları sabit durmayıp döndüklerinden cazibe kuvvetinin tesiriyle parçalanmıştır. Parçalanan bölümler de yine cazibenin tesiriyle gitgide tekâsüf ederek sıkışmaya başlamış, sıkışan ve dönen cisimler, belirtildiği gibi küreye yakın şekiller almış, kesafetin artmasıyla içteki hararet de artmış, bu yüzden merkezde bulunan hidrojen helyuma dönmüş ve ışık, ısı neşretmeye başlamıştır. İşte bu bölünen, parçalanan gaz; küreleri, galaksileri, yıldızları ve güneş manzumesini meydana getirmiştir.
Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerekmektedir. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmak zorundadır.
“Olması gereken” bu kanıt çok geçmeden bulunmuştur. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda keşfettiler. “Kozmik Fon Radyasyonu” adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang’in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang’in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazanmışlardır.
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geri plan Işıma Kâşifi Uydusu’nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson’ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilim adamı COBE’nin başarısını Big Bang’in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak
375
yorumlamıştır.
375 Tuna, age, s.136.
Big Bang’in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarıdır. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang’den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşmaktadır. Eğer evren, bir başlangıcı olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönmesi gerekirdi. Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul görmüştür. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi. Big Bang’in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan “sonsuz evren” kavramı da tarihe karışmıştır. Peki, o zaman Big Bang’den önce ne vardı ve “yok” olan evreni büyük bir patlama ile “var” hale getiren güç neydi?
Elbette ki bu soru, Arthur Eddington gibi materyalistlerin hoşuna gitmeyen gerçeği, yani Yaratıcı’nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söylemektedir: “İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim”.

 

ZÜHRE YILDIZI

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı’nın, yani Allah’ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcı’sının tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekândan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı’nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı’nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.”

 

Yaratılışta Zaman ve Altı Gün

V MAKALELER
ZÜHRE YILDIZI
Fiyatı      :      TL
Ürünün Özellikleri
  • BİLGİ
Ürün Açıklaması Video Tanıtım Yorumlar

Yaratılışta Zaman ve Altı Gün

Allah-u Teâlâ “yerden sonra semayı yarattı; aralarına bir zaman koymadı; yeri yarattıktan sonra başka hiçbir şeye yönelmeyip doğrudan doğruya semaya yöneldi” demektedir. Bu ayeti kerime Fussilet 9-10. ayet ile tefsir edilmiştir. Hud 7. ayette de olduğu gibi yaratılışın altı günde olduğu belirtilmektedir. Razi 31- altı tavra (altı yaratılış evresine) eşittir demektedir. Bu ayetlerdeki gün kelimesinin bilinen 24 saatlik bir zaman dilimi olan gün olması mümkün değildir. Çünkü gün, güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman birimidir. Gökler ve yer yaratılmadan önce güneş ve ay yoktu. Öyleyse kâinatın yaratıldığı gün bilinen gün değildir. Secde 32/5, Me’âric 70/4, Hac 22/47 ayetlerindeki gün kavramı Allah katındaki günlerin süresinin bizim gün sürelerimizden farklı olduğunu anlatmaktadır.
Kâf 50/38, A’râf 7/54, Yûnus 10/3, Furkân 25/59, Hadid 57/4, Hud 11/7 ve Secde 32/4 ayetlerinde “gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır.” denilmekle muhatapların göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına inandıkları anlaşılmaktadır. Gerçekten de Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Sifrinin 1-2. bablarında Allah’ın Kâinatı altı günde yaratıp yedinci günde dinlendiği ifade edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise yedinci günde dinlendi yerine “arşa oturdu, işi düzenliyor kâinatı yönetiyor” buyrulmaktadır. Tantavi Cevheri de bu altı günün kâinatın oluşum devirleri olduğunu söylemektedir. Gerçekten de güneş sistemindeki gezegenlerin büyüklükleri farklı olduğu gibi dönüş hızları da farklıdır. Dünya günü dünyanın kendi ekseni etrafında bir dönüşünden ibaret bir zaman birimidir. Dünya bu dönüşünü 24 saatte tamamlarken başka gezegenler daha farklı zamanlarda tamamlamaktadır. Mesela Merkür’de bir gün dünya günüyle 176 gün, Venüs’te 243 gündür. Sadece bizim Güneş sistemimizdeki günler böyle farklı olduğuna göre diğer galaksilerdeki günler de bizim sistemimizdeki günlerden daha da farklıdır. İşte Kur’an-ı Kerim’in işaret ettiği günlerin değişkenliği bilimsel bir gerçektir.

Günümüzde evrenin yaratılışı altı aşamada anlatılmaktadır. Müfessirlerimiz tarih boyunca yapmış oldukları yorumlarında Allah’ın izniyle güzel isabette bulunmuşlardır. Bu aşamalar:
İlk aşama (Planck Dönemi): Bu dönem tam olarak açıklanamamaktadır.
İkinci aşama (Kozmik Çorba Dönemi)
Üçüncü aşama (Elektronun Sahnede Olduğu Dönem)
Dördüncü Aşama (Radyasyon Dönemi)
Beşinci Aşama (Maddenin Yaratılışı)
Altıncı Dönem (Yıldızlar ve Galaksiler Dönemi) Ve evrenin yaratılışı ayeti kerimelerin ışığı altında insanoğlunun çalışması ve azmi ile yıllarca sürdürülen ısrarlı laboratuar çalışmalarının sonuçlarında hiçbir şüphe ve tereddüte yer bırakmadan ispatlanmış bir evren yasasıdır. Yaratılışın ilk saniyelerinde nasıl bir madde ve enerji alışverişi sonucunda, önce atom altı parçacıkların, sonra atomların, nihayet elementlerin, moleküllerin, özetle maddenin ve bunun sonucunda da parıldayan yıldızların, dünyaların yaratıldığı tüm bilim dünyasınca kabul edilmiş, destek görmüş bir olaydır ve bunun adına Big Bang denilmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, kâinatın yaratılışını ayetlerde


“O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı halde nasıl bir
çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O her şeyi hakkıyla bilendir.”
“Arş’ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için,
gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur…”
“Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi…”
şeklinde anlatmaktadır.
Bereketzâde İsmail Hakkı Bey’e göre gökler, yer ve bütün kâinat, adına esîr veya sedîm denilen sise benzer bir maddeden yaratılmıştır. O madde tek bir madde iken bölünmüş ve parçalanmış, dolayısıyla kendisinden küre şeklinde cisimler meydana gelmiş veonlardan da diğer küreler oluşmuştur. Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda Kuran’da tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğu bildirilmektedir.
“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Ayetinin Arapça metninde çok önemli bir kelime seçimi yapılmıştır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde “yaradılıştan bitişik ve kaynaşık” anlamındadır. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki “ayırdık” ifadesi ise Arapça fatk fiilidir ki, “bitişik iki şeyi ayırmak” demektir. Bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına de gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir. Ayette göklerle yerin “ratk” durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Yani her şey, bir başka deyişle tüm “gökler ve yer” bir noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu nokta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kısacası “Gökler yani kâinattaki yıldızlar, galaksiler ve güneş manzumesi ve dünya ilk defa tek bir madde halinde bitişik ve kaynaşık bir vaziyette idiler. Daha sonra Allah, bu bitişik ve kaynaşık ilk kâinat maddesini, parçalayarak birbirinden ayırdı.”ve “Kâinattaki bütün galaksileri, yıldızları ve güneş sistemini bu parçalama neticesinde meydana getirdi” demektir. Nitekim büyük Türk müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, ‘Hak Dini Kur’an Dili’ adlı eserinde bu ayeti “Kâinattaki bütün ecrâm yok iken yaratıldılar ve tek bir şey iken çoğaldılar. Başlangıçta duman gibi bir madde iken farklı şekiller alıp değişik kütleler oldular.” şeklinde yorumlamıştır. Fahreddin Razi ise müfessirlerin çeşitli izahlarından bahsederek Hasan el-Basri, Katade, Sa’id b. Cübeyr ve İkrime’nin İbn Abbas’dan rivayet ettiği izahı kabul etmektedir. Bu izahda da ayetin manası “O ikisi birbirine yapışık tek şey idi. Allah onları birbirinden yarıp ayırdı. Göğü yerine kaldırdıve yeri öylece yerine bıraktı.” şeklindedir.
Bilim adamlarının yıllar süren araştırma ve çalışmaları da bu ayetleri doğrular mahiyettedir. İlk önceleri evrenin ezelden beri var olduğunu düşünmek isteyen ateistler hep çalışmalarını bu tez üzerinden sürdürmüşlerdir. Hatta Einstein bile 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmış, ancak bu buluşu “uygunsuz” bularak ortadan kaldırmak için denklemlerine “kozmolojik sabit” adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan bu kozmolojik sabiti “kariyerinin en büyük hatası” olarak tanımlamıştır. Hubble’ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurmuştur. Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde “tek bir nokta” ortaya çıkmaktadır.
Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu “tek nokta”nın, korkunç çekim gücü nedeniyle “sıfır hacme” sahip olacağını göstermiştir. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya ve dolayısıyla da bu teoriye “Big Bang” (Büyük Patlama) ismi verilmiştir. Big Bang’in gösterdiği önemli bir gerçek de sıfır hacim “yokluk” anlamına geldiğine göre, evren “yok” iken “var” hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına gelmekte ve böylece materyalizmin “evren sonsuzdan beri vardır” varsayımını geçersiz kılmaktadır. Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye başlamıştır. Bu teoriyi kimi kabul edip ispatlamaya çalışmış kimi de karşı çıkıp kendi tezini ispatlamaya çalışmıştır.
1948 yılında George Gamow, Georges Lemaitre’in hesaplamalarını geliştirmiş ve Big Bang’e bağlı olarak yeni bir tez ortaya sürmüştür. G. Gamow’un bu hipotezine göre: ‘Önce mekânda gazlardan müteşekkil çok büyük bulutlar vardı. Gaz bulutları sabit durmayıp döndüklerinden cazibe kuvvetinin tesiriyle parçalanmıştır. Parçalanan bölümler de yine cazibenin tesiriyle gitgide tekâsüf ederek sıkışmaya başlamış, sıkışan ve dönen cisimler, belirtildiği gibi küreye yakın şekiller almış, kesafetin artmasıyla içteki hararet de artmış, bu yüzden merkezde bulunan hidrojen helyuma dönmüş ve ışık, ısı neşretmeye başlamıştır. İşte bu bölünen, parçalanan gaz; küreleri, galaksileri, yıldızları ve güneş manzumesini meydana getirmiştir.
Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerekmektedir. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmak zorundadır.
“Olması gereken” bu kanıt çok geçmeden bulunmuştur. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda keşfettiler. “Kozmik Fon Radyasyonu” adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang’in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang’in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazanmışlardır.
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geri plan Işıma Kâşifi Uydusu’nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson’ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilim adamı COBE’nin başarısını Big Bang’in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak
375
yorumlamıştır.
375 Tuna, age, s.136.
Big Bang’in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarıdır. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang’den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşmaktadır. Eğer evren, bir başlangıcı olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönmesi gerekirdi. Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul görmüştür. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi. Big Bang’in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan “sonsuz evren” kavramı da tarihe karışmıştır. Peki, o zaman Big Bang’den önce ne vardı ve “yok” olan evreni büyük bir patlama ile “var” hale getiren güç neydi?
Elbette ki bu soru, Arthur Eddington gibi materyalistlerin hoşuna gitmeyen gerçeği, yani Yaratıcı’nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söylemektedir: “İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim”.

 

ZÜHRE YILDIZI

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı’nın, yani Allah’ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcı’sının tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekândan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı’nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı’nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.”