Takının tarihi günümüzden 30 bin yıl kadar önce Üst Paleolitik ÇaÄŸ’da baÅŸlar. Ancak gerçek anlamda mücevhercilik, deÄŸerli madenlerin ince bir çalışma ile iÅŸlenebilmesini, deÄŸerli süs taÅŸlarının ÅŸekillendirilip parlatılmasını, montörle çerçevelenmesini veya diziler yapmak için delinmesini gerektirir. Bir dizi uzmanlık çalışmasını gerektiren bu teknolojik geliÅŸmeye Mezopotamya’da, Mısır’da ve Anadolu’da M.Ö. 4. binyıl sonlarında ulaşılmıştır (Türe, 2000, s.26).
İnsanoğlunun kullandığı ilk mücevher taş devrinde erkeğin hayvan derisinden bir kaytana geçirilen renkli bir deniz kabuğuydu. Aradan çağlar gelip geçtikçe, insanoğlu yeni madenler buldukça, bunları duygusal bir takım güdülerle işleyip taktığı çeşitli süs eşyaları yapmaya devam etti. Bu nedenle, mücevherin insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi vardır.
Gerek dinsel nedenlerin, gerekse beğendirme çabasının bir sonucu olarak insanın ilgisini sürekli çeken takıların ilk örnekleri taş, kemik, deniz kabukluları ve fildişinden yapılırken, maden işçiliğinin başlamasıyla bunların yanı sıra tunç, gümüş, elektrum ve özellikle altın takılara yoğunluk kazanmıştır. Önceleri din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisi ile başlayan takı takma, dönem dönem bu anlamlarının yanı sıra, ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçları da kapsamaktadır.
Mücevherler tarih öncesi çağlardan, tarih çağlarına ve günümüze kadar uzanan, tarihi, arkeolojiyi, doğuyu, batıyı, bütün dinleri ve inançları da içine alan çok geniş ve kapsamlı bir sanat ve zenginlik örneğidir.
Tunç Çağı başlarından itibaren altın, gücün ve servetin simgesi olmuş; oksitlenmeyen, parlak sarı rengini hiçbir doğal koşulda kaybetmeyen ve kolayca işlenebilen bu soy metal mücevher tarihi ile özdeşleşmiştir (Türe, 2000, s.11).
İlk uygarlıklar, bilindiği gibi, bereketli nehirlerin vadilerinde doğmuştur: Sümerliler, Dicle ve Fırat, Mısırlılar, Nil, Truva Şehri, Simav Çayı, Hint Uygarlığı ise İndus nehri boylarında gelişip büyümüşlerdir.
Dünyada üretilen ilk altın madenlerinin Batı Asya’da, M.Ö. 4000 yıllarında geliÅŸen Sümer Uygarlığı çağında bulunduÄŸu sanılmaktadır. Daha sonra eski Mısırlılar, Asurlular, Araplar da altın madenlerini iÅŸletmiÅŸlerdir. Eski Yunan’da, Büyük İskender döneminde, İran’da, Ön Asya’da kurulan uygarlıklarda ve Roma imparatorluÄŸunda da altın iÅŸlendiÄŸi bilinmektedir.
Sümerliler de süs eÅŸyalarının büyük çoÄŸunluÄŸu altından ve deÄŸerli taÅŸlardan yapılırdı. Aynı çaÄŸlarda farkı bir coÄŸrafyada Truva’da da süs eÅŸyaları ve aksesuarlar altın ve deÄŸerli taÅŸlarda yapılırdı. Daha sonra ise Asur, Babil ve batıda Hititlerde de, aynı altın merakı ve altın süs eÅŸyaları görülmektedir.
Sümer süs eÅŸyaları, bu uygarlığa mensup insanların geleneksel mücevherleri yaygın ÅŸekilde kullandıklarını, bunların da hep altından olduÄŸunu göstermektedir. M.Ö. 1000’inci yılda sanat anlayışında önemli bir deÄŸiÅŸiklik olmuÅŸ; eserlere hareket ve anatomi bilgisi yerleÅŸmeye baÅŸlarken, altının yine de ağır bastığı görülmüştür. Sonradan bu tarz, Balkanlar’a kadar yayılmıştır. Ayrıca İran’a kadar uzanan yeni süs eÅŸyası arasında, kadınlar için sayısız kolye, pandantif, yüzük, bilezik, iÄŸne yapıldığı görülmüştür.
Sülaleler öncesi dönemden baÅŸ layarak, steatit (talk mineralinin pekiÅŸik türü) gibi bazı taÅŸların mavi sır ile kaplanması yaygınlık göstermiÅŸtir. Kullanımı çok yaygın olan altın, Mısır’ın güney ve güneydoÄŸusunda bulunuyordu. Nadiren saf olan altın, açık sarı rengini içinde belli bir oranda bulunan gümüşten alıyordu. Gümüş altının tersine kolayca yıpranıp yok olduÄŸundan, çok az gümüş takı bulunmuÅŸtur. Mısır’lıların tarihi boyunca en çok kullandıkları deÄŸerli metal altın olmuÅŸtur (Rigault, 2000, s.10).
Mısır mücevherleri form açısından çeşitlilik göstermektedir. Kaşbastılar ve çok çeşitli hükümdar taçları, kadınlar için taçlar, değişik kolyeler, ametist, gümüş, altın ya da fayanstan sıra sıra boncuklar, enli gerdanlıklar, birkaç sıra taş, fayans ya da madenden oluşan göğüs kolyeleri yapılmıştır (Rigault, 2000, s.15).
Girit’teki Miken uygarlığının geliÅŸmesiyle, süs eÅŸyalarının bir ticaret malı haline geldiÄŸi görülür. M.Ö. 16. yüzyılda Miken uygarlığı, bütün çevresine, Girit, Rodos, Truva ve Suriye’ye kadar süs eÅŸyaları göndermekteydi. Bu eÅŸyalarda hep altından yapılmaktaydı.
M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender’in fetihleri sayesinde Eski Yunan’a büyük miktarda altın akmıştır. Aynı dönemde Makedonya topraklarında da altın madenleri çıkarılmaya devam etmiÅŸtir. Aynı yüzyılın sonlarına doÄŸru ilk defa olarak eski Yunan mücevherciliÄŸinde altından baÅŸka, yarı deÄŸerli renkli taÅŸların kullanılmaya baÅŸlandığı görülmüştür. Mısır’dan ithal edilen zümrütlerle ve diÄŸer renkli taÅŸlarla ilk bilezik, kolye ve taçlar yapılmıştır.
Doğu Akdeniz ülkelerinin 7. yüzyılın ortalarında Müslüman birliklerce fethedilmesinden sonra, yerel süsleme adetleri önceleri olduğu gibi kaldı. Küpeler, kolyeler, bilezikler ve yüzükler en sevilen takı türleriydi (Gladiss, 2007, 27).
Avrupa’da Orta ÇaÄŸ’ın ilk 400 yılından kalan en önemli yapıtlar, küçük el sanatları ürünleri, özellikle de madeni objelerdir. Takılar ve kuyumcu titizliÄŸi ile süslenmiÅŸ dini eÅŸyalar üzerinde süs taÅŸlarının büyüleyici ışıltıları ve her türlü süsleme motifi ile yapılmış bezemeler, Germenlerin sanatı bir süsleme aracı olarak gören naif anlayışını sergiler.
Erken Ortaçağ Germen sanatının etkilendiği ve özellikle altın işlemeciliğinde tesirini gösteren diğer kaynaklar, Avrasya göçebelerinin stilize hayvan figürleri ve Bizans stilidir.
11. ve 12. yüzyıl orta çaÄŸ Avrupa’sında toplumun üst tabakalarında mücevher kullanımı çok yaygındır. O dönemden kalan resim ve betimlemelerde hem erkeklerin hem de kadın ve çocukların takılarla donatıldıklarını gösterir. Bu mücevherlerin çoÄŸunluÄŸu fonksiyonel parçalardır. Kemer, halka, broÅŸ, iri pelerin tokaları, korsaj bağı zincirleri gibi birçok takı ve aksesuar, doÄŸrudan giyimle baÄŸlantılıdır. Bazılarının dinsel anlamı vardır, bazılarının uÄŸur getirdiÄŸine inanılır (Türe, 2006,
s.29).
15. Yüzyıl, bütün Avrupa’da mücevherciliÄŸin hızlı bir geliÅŸme gösterdiÄŸi dönemdir. Fransız, İtalyan, İspanyol ve İngiliz sarayları da, bu sanatı desteklemiÅŸlerdir. 14. yüzyılın sonlarından itibaren, kadınların saçlarını altın ve diÄŸer deÄŸerli taÅŸlarla süsledikleri yaygın bir ÅŸekilde görülmektedir. Saça verilen gösteriÅŸli biçimleri daha dayanıklı kılmak için, altın tokalar, firketeler, inci ve diÄŸer deÄŸerli taÅŸlardan saç süsleri çok yaygın bir ÅŸekilde kullanılmıştır. 15. yüzyılda ise, tokalı iÄŸne modası devam etmiÅŸtir. Bu çaÄŸda yapılan tablolarda, Meryem Ana’nın iÄŸneyle tutturulmuÅŸ pelerinli resimleri görülmektedir.
Rönesans döneminde İtalyan gravürcüleri taş oymacılığı konusunda ustaca eserler ortaya koymuşlardır. Bu tür oymacılık sanatının merkezi Milano olmuştur. Taşlar üzerine genellikle mitolojik öyküler kazınmıştır.
Omuz üzerine yayılan ya da boyna takılan, taşlarla, incilerle bezeli, mineli altın zincirler, gerdanlıklar ve kameolar da Rönesans döneminin tipik takılarıdır. Birkaç parmağa birden takılan yüzükler taşlıdır. Giysilerin üzerine dikilen mücevher düğmeler ve korsaj süsleri Rönesans takıları arasında önemli bir yeri vardır
(İrepoğlu, 2000, s.56).
Rönesans çağını izleyen stil akımı, barok tarzıyla beraber 17. yüzyıl içinde belirlenmiştir. Başlangıçta bu alanda İtalya daha sonra Fransa ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Rönesans kavramlarının terk edildiği, yerini çiçek motiflerinin aldığı görülmektedir.
17. yüzyılda Avrupa’da elmas miktarı artmıştır. Aynı dönemde elmaslarda kesim teknikleri arttı. Böylece elmaslarda daha önceki örneklerine göre daha çok parlaklık saÄŸlandı. Altın montörlerin elmasın duru berraklığında yarattığı sarı yansımaları gidermek için taÅŸ yuvalarının gümüş folyoyla kaplanması, taÅŸların daha da parlak ışıltılar saçmasını saÄŸladı (Türe, 2006, s.50).
17. yüzyıl ortaları monarşilerin güçlendiği, gösterişli törensel kıyafetlerin ve
şaşalı bir saray yaşamının yükseldiği yıllardı. Kadınlarda incili bir bant topuzu
çevreliyor ve saçın iki yanını mücevher tokaları süslüyordu. Yaratıcı ve esprili
modeller olan saç iğneleri yusufçuk, kelebek, tırtıl, salyangoz gibi böcekler; pırlanta
ve renkli taşlarla bezenmiş çiçekler; ok ve yay gibi geniş bir repertuara sahiptir.
Erkeklerin şapkaları kıymetli taşlar takılmış bantlar, inci sıraları ya da altın
zincirlerle çevreleniyordu (Türe, 2006, s.52).
Amerika’nın keÅŸfinden sonra, 16. ve 17. yüzyıllarda, özellikle Meksika ve Kolombiya’daki madenlerden Avrupa’ya bol miktarda altın getirilmiÅŸtir. Daha sonra, 1847’de BirleÅŸik Amerika’nın doÄŸusunda bir rastlantı sonucu akarsularda bulunan altın, insanların California’ya akın etmesine sebep olmuÅŸtur. Bunu 1851’de Avustralya’daki maden ocaklarının bulunuÅŸu izlemiÅŸtir. 1884’te ise Güney Afrika’daki ünlü Transvaal altın madenleri iÅŸletilmeye baÅŸlanmıştır.18. yüzyılda Brezilya’da yeni elmas madenlerinin keÅŸfi ile Avrupa’ya gelen elmas miktarlarının artması ağır elmas mücevherler yapımını saÄŸladı.
18. yüzyılda üst sınıftan erkekler de eşleri gibi mücevherlere düşkündü.
Şapka süsleri, saat zincirleri, elmas düğmeler, ayakkabı tokaları, kabzaları
mücevherli kılıçlar, enfiye kutuları gibi erkek takı ve aksesuarları da kullanılmıştır.
1795 yılında beş konsül yönetimi kuyumcu atölyelerinin yeniden açılmasına izin vermiştir. Ancak eski kraliyet dönemini hatırlatan barok üslup terk edilmiş, yerine Neo-Klasik üslup devrim ruhunun ifadesi olmuştur.
Klasik Yunan stilinde altın zincirler, uzun damla küpeler o dönem moda oldu. Elmaslar ve renkli taşlarla bezenen altın diademler en önemli baş takılarıydı.
Tarihte ilk kez insanın doğadan koptuğu ve doğayı gerçek anlamda kirletmeye başladığı dönemde, 19. yüzyılın ilk sanat akımı olan Romantizm bir tepki hareketi olarak gelişti. Sanayi devrimi ile kuyumcu atölyelerinde yeni teknolojik aletler kullanılmaya başlamıştır (Türe, 2006, s.70).
AÅŸk sembolleri ile ölüm veya yaÅŸam temalarını iÅŸleyen romantik mücevherler, 1800’lü yıllarda hem kadınlar hem de erkekler tarafından kullanıldı. 19. yüzyılın baÅŸlarında topaz, krizopras, ametist, garnet, türkuaz gibi birçok taşın birlikte yerleÅŸtirildiÄŸi polikom mücevherleri de ‘taÅŸların dili’ denilen simgesel bir tarz
geliştirildi (Türe, 2006, s.72).
19. yüzyılda arkeolojinin bir bilim dalı olarak kabulü, eski yazılarının çözümlenmeye başlaması, yayınlanan kazı raporları ve buluntu katalogları, İlk Çağ sanatına dolayısıyla İlk Çağ takılarına entelektüel bir ilgi yarattı. Arkeolojik stil, Neo klasik üsluptan farklı olarak antik takı modellerini, günün imalat teknikleriyle ve moda çizgisine göre üretmiyor, doğrudan eski teknikleri kullanıp başarılı kopyalar yapmayı amaçlıyordu (Türe, 2006, s.75).
I. Dünya Savaşı’nı takip eden çözümsüz döneme tepki olarak doÄŸan ve 1920 ile 1930 yılları arasının hakim stili olan Art Deco’nun mücevherleri, egzotik derecede geometrik ve ağır yapıları, canlı ve zıt renkleri ile karakteristiktir.
Fovizim’in yanı sıra Kübist ve Konstrüktivist hareketlerden de etkilenen mücevher tasarımlarında, üst üste bindirilmiÅŸ daireler, dikdörtgenler ve üçgenler görülmeye baÅŸladı. Yüzyılın baÅŸlarında yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkan Mısır, Babil, Maya ve Aztek kalıntıları da mücevher tasarımına bu uygarlıkların motiflerini ekledi (Özpınar, 2007, s.58).
1930’arın sonlarında daha yumuÅŸak çizgileri ve daha zengin ifade biçimi ile Retro (geriye dönüş) stili yükseldi. Deco mücevherlerinin genellikle yassı, iki boyutlu parçalar olmasına karşın ilk dönem retro mücevherleri yontu kalitesinde, iki boyutlu parçalardı. Süs taşı kullanımında pırlantanın deÄŸerli renklerle kombinasyonu ön plandaydı. Sıcak ve yumuÅŸak görünümlü pembe, sarı ve beyaz altın alaşımları birçok parçada birlikte kullanıp sofistike etkiler yaratıldı (Türe, 2006, s.114).
1940’lı yılların baÅŸlarında zirvede olan mücevher gurubu kokteyl takılardır. Art Deco stilinin bir uzantısı olan ama üç boyutlu figüratif etkileri ile Retro özellikleri yansıtan, kırmızı veya sarı altından yapılmış kokteyl takılarının en çarpıcı yanı sitrinler, akuamarin, ametist ve AytaÅŸlarının yanı sıra yakut ve safir gibi deÄŸerli taÅŸların da baÅŸarılı kombinasyonlarda birleÅŸtirilmesidir (Türe, 2006, s.115).
Mücevher tasarımcılığı açısından büyük bir hareketliliÄŸin yaÅŸandığı 1950’ler ve 1960’ların baÅŸları yeni felsefe ve sanat akımlarının yükseldiÄŸi, çok yönlü enternasyonal sanatçıların yetiÅŸtiÄŸi bir Neo Rönesans dönemidir.
1960’lı yıllar moda ve tekstil dünyasında önemli adımların atıldığı dönemdir. Takı tasarımı ve üretiminde buna paralel bir geliÅŸim ve farklılık yaÅŸandı. Önceki dönemlere göre düşünce ve giyim olarak çok farklı olan kadın imajı ile bu imajı ön plana çıkartan medyanın etkilerinin birleÅŸmesi takı kullanımı ve dolayısıyla üretimini geniÅŸ çapta artırdı. Takı üretiminin önemli bir sektöre dönüşmesi, takı tasarımı konusunda eÄŸitim veren kuruluÅŸların artması ve yeni çizgilerin teÅŸvik edilmesine yol açmıştır.
1950’lerin Neo Rönesans’ın büyük sanatçıları olan Dali ve Broque’un, geleneksel sanat ve mücevher tasarımlarının uygulama sanatı arasındaki boÅŸluÄŸu kapatmaları 1960’ları da etkilemiÅŸtir. El sanatının deÄŸerlerine ve mükemmelliÄŸine sahip çıkan yeni neslin farklı ÅŸekiller, farklı teknikler ve farklı materyaller arayışı mücevherde deÄŸerli, yarı eÄŸerli ve deÄŸersiz taÅŸ ve metal kavramlarını bir kez daha sorguladı. Meteroit, nobium, paladyum, gibi yeni malzemeler altın, platin, elmas gibi geleneksel malzemelerle harmanlanıp sanatçının bireysel zevklerini ifade etmede kullanıldı (Türe, 2006, s.127).
1970’lerden itibaren sanat akımlarındaki göreceli durgunluk takı ve mücevher sanatını geriye dönüşe yönlendirdi. Tasarımlara daha yuvarlak ve klasik çizgiler hâkim oldu. Ancak birçok tasarımcı takıların doÄŸasını ve sosyalleÅŸmedeki rolünü sorgulayıp özgün ve bireysel tasarımlar yapmaya devam ettiler.
1990’larda Linda Mc Neil, Gril Clement, Patricia Dudgeon ve Eric Russel gibi tasarımcıların takıları, akımın en belirgin özelliÄŸi olan yalın geometrik ÅŸekiller ve alternatif malzemeler kullanımında birleÅŸti. Ancak bu dönemde hâkim olan genel çizgi, hem firma hem tasarımcı açısından neredeyse bütün tarihsel kaynakların ve natüralist stillerin modernize edilerek ve endüstriyel üretime uyarlanarak kullanılmasıyla sınırlı kaldı (Türe, 2006, s.127).
Takının tarihi günümüzden 30 bin yıl kadar önce Üst Paleolitik ÇaÄŸ’da baÅŸlar. Ancak gerçek anlamda mücevhercilik, deÄŸerli madenlerin ince bir çalışma ile iÅŸlenebilmesini, deÄŸerli süs taÅŸlarının ÅŸekillendirilip parlatılmasını, montörle çerçevelenmesini veya diziler yapmak için delinmesini gerektirir. Bir dizi uzmanlık çalışmasını gerektiren bu teknolojik geliÅŸmeye Mezopotamya’da, Mısır’da ve Anadolu’da M.Ö. 4. binyıl sonlarında ulaşılmıştır (Türe, 2000, s.26).
İnsanoğlunun kullandığı ilk mücevher taş devrinde erkeğin hayvan derisinden bir kaytana geçirilen renkli bir deniz kabuğuydu. Aradan çağlar gelip geçtikçe, insanoğlu yeni madenler buldukça, bunları duygusal bir takım güdülerle işleyip taktığı çeşitli süs eşyaları yapmaya devam etti. Bu nedenle, mücevherin insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi vardır.
Gerek dinsel nedenlerin, gerekse beğendirme çabasının bir sonucu olarak insanın ilgisini sürekli çeken takıların ilk örnekleri taş, kemik, deniz kabukluları ve fildişinden yapılırken, maden işçiliğinin başlamasıyla bunların yanı sıra tunç, gümüş, elektrum ve özellikle altın takılara yoğunluk kazanmıştır. Önceleri din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisi ile başlayan takı takma, dönem dönem bu anlamlarının yanı sıra, ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçları da kapsamaktadır.
Mücevherler tarih öncesi çağlardan, tarih çağlarına ve günümüze kadar uzanan, tarihi, arkeolojiyi, doğuyu, batıyı, bütün dinleri ve inançları da içine alan çok geniş ve kapsamlı bir sanat ve zenginlik örneğidir.
Tunç Çağı başlarından itibaren altın, gücün ve servetin simgesi olmuş; oksitlenmeyen, parlak sarı rengini hiçbir doğal koşulda kaybetmeyen ve kolayca işlenebilen bu soy metal mücevher tarihi ile özdeşleşmiştir (Türe, 2000, s.11).
İlk uygarlıklar, bilindiği gibi, bereketli nehirlerin vadilerinde doğmuştur: Sümerliler, Dicle ve Fırat, Mısırlılar, Nil, Truva Şehri, Simav Çayı, Hint Uygarlığı ise İndus nehri boylarında gelişip büyümüşlerdir.
Dünyada üretilen ilk altın madenlerinin Batı Asya’da, M.Ö. 4000 yıllarında geliÅŸen Sümer Uygarlığı çağında bulunduÄŸu sanılmaktadır. Daha sonra eski Mısırlılar, Asurlular, Araplar da altın madenlerini iÅŸletmiÅŸlerdir. Eski Yunan’da, Büyük İskender döneminde, İran’da, Ön Asya’da kurulan uygarlıklarda ve Roma imparatorluÄŸunda da altın iÅŸlendiÄŸi bilinmektedir.
Sümerliler de süs eÅŸyalarının büyük çoÄŸunluÄŸu altından ve deÄŸerli taÅŸlardan yapılırdı. Aynı çaÄŸlarda farkı bir coÄŸrafyada Truva’da da süs eÅŸyaları ve aksesuarlar altın ve deÄŸerli taÅŸlarda yapılırdı. Daha sonra ise Asur, Babil ve batıda Hititlerde de, aynı altın merakı ve altın süs eÅŸyaları görülmektedir.
Sümer süs eÅŸyaları, bu uygarlığa mensup insanların geleneksel mücevherleri yaygın ÅŸekilde kullandıklarını, bunların da hep altından olduÄŸunu göstermektedir. M.Ö. 1000’inci yılda sanat anlayışında önemli bir deÄŸiÅŸiklik olmuÅŸ; eserlere hareket ve anatomi bilgisi yerleÅŸmeye baÅŸlarken, altının yine de ağır bastığı görülmüştür. Sonradan bu tarz, Balkanlar’a kadar yayılmıştır. Ayrıca İran’a kadar uzanan yeni süs eÅŸyası arasında, kadınlar için sayısız kolye, pandantif, yüzük, bilezik, iÄŸne yapıldığı görülmüştür.
Sülaleler öncesi dönemden baÅŸ layarak, steatit (talk mineralinin pekiÅŸik türü) gibi bazı taÅŸların mavi sır ile kaplanması yaygınlık göstermiÅŸtir. Kullanımı çok yaygın olan altın, Mısır’ın güney ve güneydoÄŸusunda bulunuyordu. Nadiren saf olan altın, açık sarı rengini içinde belli bir oranda bulunan gümüşten alıyordu. Gümüş altının tersine kolayca yıpranıp yok olduÄŸundan, çok az gümüş takı bulunmuÅŸtur. Mısır’lıların tarihi boyunca en çok kullandıkları deÄŸerli metal altın olmuÅŸtur (Rigault, 2000, s.10).
Mısır mücevherleri form açısından çeşitlilik göstermektedir. Kaşbastılar ve çok çeşitli hükümdar taçları, kadınlar için taçlar, değişik kolyeler, ametist, gümüş, altın ya da fayanstan sıra sıra boncuklar, enli gerdanlıklar, birkaç sıra taş, fayans ya da madenden oluşan göğüs kolyeleri yapılmıştır (Rigault, 2000, s.15).
Girit’teki Miken uygarlığının geliÅŸmesiyle, süs eÅŸyalarının bir ticaret malı haline geldiÄŸi görülür. M.Ö. 16. yüzyılda Miken uygarlığı, bütün çevresine, Girit, Rodos, Truva ve Suriye’ye kadar süs eÅŸyaları göndermekteydi. Bu eÅŸyalarda hep altından yapılmaktaydı.
M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender’in fetihleri sayesinde Eski Yunan’a büyük miktarda altın akmıştır. Aynı dönemde Makedonya topraklarında da altın madenleri çıkarılmaya devam etmiÅŸtir. Aynı yüzyılın sonlarına doÄŸru ilk defa olarak eski Yunan mücevherciliÄŸinde altından baÅŸka, yarı deÄŸerli renkli taÅŸların kullanılmaya baÅŸlandığı görülmüştür. Mısır’dan ithal edilen zümrütlerle ve diÄŸer renkli taÅŸlarla ilk bilezik, kolye ve taçlar yapılmıştır.
Doğu Akdeniz ülkelerinin 7. yüzyılın ortalarında Müslüman birliklerce fethedilmesinden sonra, yerel süsleme adetleri önceleri olduğu gibi kaldı. Küpeler, kolyeler, bilezikler ve yüzükler en sevilen takı türleriydi (Gladiss, 2007, 27).
Avrupa’da Orta ÇaÄŸ’ın ilk 400 yılından kalan en önemli yapıtlar, küçük el sanatları ürünleri, özellikle de madeni objelerdir. Takılar ve kuyumcu titizliÄŸi ile süslenmiÅŸ dini eÅŸyalar üzerinde süs taÅŸlarının büyüleyici ışıltıları ve her türlü süsleme motifi ile yapılmış bezemeler, Germenlerin sanatı bir süsleme aracı olarak gören naif anlayışını sergiler.
Erken Ortaçağ Germen sanatının etkilendiği ve özellikle altın işlemeciliğinde tesirini gösteren diğer kaynaklar, Avrasya göçebelerinin stilize hayvan figürleri ve Bizans stilidir.
11. ve 12. yüzyıl orta çaÄŸ Avrupa’sında toplumun üst tabakalarında mücevher kullanımı çok yaygındır. O dönemden kalan resim ve betimlemelerde hem erkeklerin hem de kadın ve çocukların takılarla donatıldıklarını gösterir. Bu mücevherlerin çoÄŸunluÄŸu fonksiyonel parçalardır. Kemer, halka, broÅŸ, iri pelerin tokaları, korsaj bağı zincirleri gibi birçok takı ve aksesuar, doÄŸrudan giyimle baÄŸlantılıdır. Bazılarının dinsel anlamı vardır, bazılarının uÄŸur getirdiÄŸine inanılır (Türe, 2006,
s.29).
15. Yüzyıl, bütün Avrupa’da mücevherciliÄŸin hızlı bir geliÅŸme gösterdiÄŸi dönemdir. Fransız, İtalyan, İspanyol ve İngiliz sarayları da, bu sanatı desteklemiÅŸlerdir. 14. yüzyılın sonlarından itibaren, kadınların saçlarını altın ve diÄŸer deÄŸerli taÅŸlarla süsledikleri yaygın bir ÅŸekilde görülmektedir. Saça verilen gösteriÅŸli biçimleri daha dayanıklı kılmak için, altın tokalar, firketeler, inci ve diÄŸer deÄŸerli taÅŸlardan saç süsleri çok yaygın bir ÅŸekilde kullanılmıştır. 15. yüzyılda ise, tokalı iÄŸne modası devam etmiÅŸtir. Bu çaÄŸda yapılan tablolarda, Meryem Ana’nın iÄŸneyle tutturulmuÅŸ pelerinli resimleri görülmektedir.
Rönesans döneminde İtalyan gravürcüleri taş oymacılığı konusunda ustaca eserler ortaya koymuşlardır. Bu tür oymacılık sanatının merkezi Milano olmuştur. Taşlar üzerine genellikle mitolojik öyküler kazınmıştır.
Omuz üzerine yayılan ya da boyna takılan, taşlarla, incilerle bezeli, mineli altın zincirler, gerdanlıklar ve kameolar da Rönesans döneminin tipik takılarıdır. Birkaç parmağa birden takılan yüzükler taşlıdır. Giysilerin üzerine dikilen mücevher düğmeler ve korsaj süsleri Rönesans takıları arasında önemli bir yeri vardır
(İrepoğlu, 2000, s.56).
Rönesans çağını izleyen stil akımı, barok tarzıyla beraber 17. yüzyıl içinde belirlenmiştir. Başlangıçta bu alanda İtalya daha sonra Fransa ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Rönesans kavramlarının terk edildiği, yerini çiçek motiflerinin aldığı görülmektedir.
17. yüzyılda Avrupa’da elmas miktarı artmıştır. Aynı dönemde elmaslarda kesim teknikleri arttı. Böylece elmaslarda daha önceki örneklerine göre daha çok parlaklık saÄŸlandı. Altın montörlerin elmasın duru berraklığında yarattığı sarı yansımaları gidermek için taÅŸ yuvalarının gümüş folyoyla kaplanması, taÅŸların daha da parlak ışıltılar saçmasını saÄŸladı (Türe, 2006, s.50).
17. yüzyıl ortaları monarşilerin güçlendiği, gösterişli törensel kıyafetlerin ve
şaşalı bir saray yaşamının yükseldiği yıllardı. Kadınlarda incili bir bant topuzu
çevreliyor ve saçın iki yanını mücevher tokaları süslüyordu. Yaratıcı ve esprili
modeller olan saç iğneleri yusufçuk, kelebek, tırtıl, salyangoz gibi böcekler; pırlanta
ve renkli taşlarla bezenmiş çiçekler; ok ve yay gibi geniş bir repertuara sahiptir.
Erkeklerin şapkaları kıymetli taşlar takılmış bantlar, inci sıraları ya da altın
zincirlerle çevreleniyordu (Türe, 2006, s.52).
Amerika’nın keÅŸfinden sonra, 16. ve 17. yüzyıllarda, özellikle Meksika ve Kolombiya’daki madenlerden Avrupa’ya bol miktarda altın getirilmiÅŸtir. Daha sonra, 1847’de BirleÅŸik Amerika’nın doÄŸusunda bir rastlantı sonucu akarsularda bulunan altın, insanların California’ya akın etmesine sebep olmuÅŸtur. Bunu 1851’de Avustralya’daki maden ocaklarının bulunuÅŸu izlemiÅŸtir. 1884’te ise Güney Afrika’daki ünlü Transvaal altın madenleri iÅŸletilmeye baÅŸlanmıştır.18. yüzyılda Brezilya’da yeni elmas madenlerinin keÅŸfi ile Avrupa’ya gelen elmas miktarlarının artması ağır elmas mücevherler yapımını saÄŸladı.
18. yüzyılda üst sınıftan erkekler de eşleri gibi mücevherlere düşkündü.
Şapka süsleri, saat zincirleri, elmas düğmeler, ayakkabı tokaları, kabzaları
mücevherli kılıçlar, enfiye kutuları gibi erkek takı ve aksesuarları da kullanılmıştır.
1795 yılında beş konsül yönetimi kuyumcu atölyelerinin yeniden açılmasına izin vermiştir. Ancak eski kraliyet dönemini hatırlatan barok üslup terk edilmiş, yerine Neo-Klasik üslup devrim ruhunun ifadesi olmuştur.
Klasik Yunan stilinde altın zincirler, uzun damla küpeler o dönem moda oldu. Elmaslar ve renkli taşlarla bezenen altın diademler en önemli baş takılarıydı.
Tarihte ilk kez insanın doğadan koptuğu ve doğayı gerçek anlamda kirletmeye başladığı dönemde, 19. yüzyılın ilk sanat akımı olan Romantizm bir tepki hareketi olarak gelişti. Sanayi devrimi ile kuyumcu atölyelerinde yeni teknolojik aletler kullanılmaya başlamıştır (Türe, 2006, s.70).
AÅŸk sembolleri ile ölüm veya yaÅŸam temalarını iÅŸleyen romantik mücevherler, 1800’lü yıllarda hem kadınlar hem de erkekler tarafından kullanıldı. 19. yüzyılın baÅŸlarında topaz, krizopras, ametist, garnet, türkuaz gibi birçok taşın birlikte yerleÅŸtirildiÄŸi polikom mücevherleri de ‘taÅŸların dili’ denilen simgesel bir tarz
geliştirildi (Türe, 2006, s.72).
19. yüzyılda arkeolojinin bir bilim dalı olarak kabulü, eski yazılarının çözümlenmeye başlaması, yayınlanan kazı raporları ve buluntu katalogları, İlk Çağ sanatına dolayısıyla İlk Çağ takılarına entelektüel bir ilgi yarattı. Arkeolojik stil, Neo klasik üsluptan farklı olarak antik takı modellerini, günün imalat teknikleriyle ve moda çizgisine göre üretmiyor, doğrudan eski teknikleri kullanıp başarılı kopyalar yapmayı amaçlıyordu (Türe, 2006, s.75).
I. Dünya Savaşı’nı takip eden çözümsüz döneme tepki olarak doÄŸan ve 1920 ile 1930 yılları arasının hakim stili olan Art Deco’nun mücevherleri, egzotik derecede geometrik ve ağır yapıları, canlı ve zıt renkleri ile karakteristiktir.
Fovizim’in yanı sıra Kübist ve Konstrüktivist hareketlerden de etkilenen mücevher tasarımlarında, üst üste bindirilmiÅŸ daireler, dikdörtgenler ve üçgenler görülmeye baÅŸladı. Yüzyılın baÅŸlarında yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkan Mısır, Babil, Maya ve Aztek kalıntıları da mücevher tasarımına bu uygarlıkların motiflerini ekledi (Özpınar, 2007, s.58).
1930’arın sonlarında daha yumuÅŸak çizgileri ve daha zengin ifade biçimi ile Retro (geriye dönüş) stili yükseldi. Deco mücevherlerinin genellikle yassı, iki boyutlu parçalar olmasına karşın ilk dönem retro mücevherleri yontu kalitesinde, iki boyutlu parçalardı. Süs taşı kullanımında pırlantanın deÄŸerli renklerle kombinasyonu ön plandaydı. Sıcak ve yumuÅŸak görünümlü pembe, sarı ve beyaz altın alaşımları birçok parçada birlikte kullanıp sofistike etkiler yaratıldı (Türe, 2006, s.114).
1940’lı yılların baÅŸlarında zirvede olan mücevher gurubu kokteyl takılardır. Art Deco stilinin bir uzantısı olan ama üç boyutlu figüratif etkileri ile Retro özellikleri yansıtan, kırmızı veya sarı altından yapılmış kokteyl takılarının en çarpıcı yanı sitrinler, akuamarin, ametist ve AytaÅŸlarının yanı sıra yakut ve safir gibi deÄŸerli taÅŸların da baÅŸarılı kombinasyonlarda birleÅŸtirilmesidir (Türe, 2006, s.115).
Mücevher tasarımcılığı açısından büyük bir hareketliliÄŸin yaÅŸandığı 1950’ler ve 1960’ların baÅŸları yeni felsefe ve sanat akımlarının yükseldiÄŸi, çok yönlü enternasyonal sanatçıların yetiÅŸtiÄŸi bir Neo Rönesans dönemidir.
1960’lı yıllar moda ve tekstil dünyasında önemli adımların atıldığı dönemdir. Takı tasarımı ve üretiminde buna paralel bir geliÅŸim ve farklılık yaÅŸandı. Önceki dönemlere göre düşünce ve giyim olarak çok farklı olan kadın imajı ile bu imajı ön plana çıkartan medyanın etkilerinin birleÅŸmesi takı kullanımı ve dolayısıyla üretimini geniÅŸ çapta artırdı. Takı üretiminin önemli bir sektöre dönüşmesi, takı tasarımı konusunda eÄŸitim veren kuruluÅŸların artması ve yeni çizgilerin teÅŸvik edilmesine yol açmıştır.
1950’lerin Neo Rönesans’ın büyük sanatçıları olan Dali ve Broque’un, geleneksel sanat ve mücevher tasarımlarının uygulama sanatı arasındaki boÅŸluÄŸu kapatmaları 1960’ları da etkilemiÅŸtir. El sanatının deÄŸerlerine ve mükemmelliÄŸine sahip çıkan yeni neslin farklı ÅŸekiller, farklı teknikler ve farklı materyaller arayışı mücevherde deÄŸerli, yarı eÄŸerli ve deÄŸersiz taÅŸ ve metal kavramlarını bir kez daha sorguladı. Meteroit, nobium, paladyum, gibi yeni malzemeler altın, platin, elmas gibi geleneksel malzemelerle harmanlanıp sanatçının bireysel zevklerini ifade etmede kullanıldı (Türe, 2006, s.127).
1970’lerden itibaren sanat akımlarındaki göreceli durgunluk takı ve mücevher sanatını geriye dönüşe yönlendirdi. Tasarımlara daha yuvarlak ve klasik çizgiler hâkim oldu. Ancak birçok tasarımcı takıların doÄŸasını ve sosyalleÅŸmedeki rolünü sorgulayıp özgün ve bireysel tasarımlar yapmaya devam ettiler.
1990’larda Linda Mc Neil, Gril Clement, Patricia Dudgeon ve Eric Russel gibi tasarımcıların takıları, akımın en belirgin özelliÄŸi olan yalın geometrik ÅŸekiller ve alternatif malzemeler kullanımında birleÅŸti. Ancak bu dönemde hâkim olan genel çizgi, hem firma hem tasarımcı açısından neredeyse bütün tarihsel kaynakların ve natüralist stillerin modernize edilerek ve endüstriyel üretime uyarlanarak kullanılmasıyla sınırlı kaldı (Türe, 2006, s.127).